New England Yollarında Bir Hafta

New York’tan Boston’a

Bugün erken uyandık ve hızlıca otelden ayrılarak siyah bir Lincoln ile Penn Tren İstasyonu’na geçtik. İstasyondaki güvenlik uyarıları ve askeri personel dikkat çekiciydi.

Trenimiz zamanında yola çıktı. Heyecanlıydık. Trende wi-fi olduğunu umuyorduk ancak yoktu ya da çalışmıyordu. Yolculuğumuzun ortalarında trenin motorunda arıza çıktı, 1.5 saat yeni bir motorun gelmesini bekledik. İşletmeden ılık su ikramı yapıldı. Tamirat yapıldı ve güzel yerlerden geçerek Boston merkeze vardık.

Araba kiralama ofisine gitmeden once harita satın almak üzere AAA (American Automobile Association) ofisine yürüdük ancak üye olmayanlara satış yapmadıklarını öğrendik. Bir taksi ile Hertz ofisine geçtik. Bizimle ilgilenen sevimsiz bir kadının işgüzarlığı nedeniyle normalden yüksek çıkan bakiyeyi kredi kartı ile ödeyemedik. Bankamız ile konuşmak üzere oradan ayrılıp internetini kullanırız diye yakınlardaki bir starbucks’a gittik. İnternet üzerinden banka hesabını kontrol ettik, ödeme yapıp bakiyeyi açtık. Daha sonra araba kiralama yerine döndüğümüzde o uyuz kadın gitmişti. Bu sefer bizimle ilgilenen kişi yardımsever çıktı. Üstelik toplam masraf da daha az tuttu, ödememizi yapıp aldık arabayı. Birkaç dakika içinde Esra otomatik vites araca alıştı ve kendimizi yollara attık.

Akşam olmasına birkaç saat kalmıştı. Geç oluyordu, Salem’e gitmekten vazgeçtik, otobana girip şehirden çıktık. Kısa bir süre otobanda akşam trafiğine maruz kaldık ancak sonra yol açıldı. McDonalds’ta mola verdik, otel rehberi bulduk. Telefonla birçok oteli aradık, ancak birisinde yer bulduk. Springfield şehri yakınlarında Red Roof isimli bir motelde yer ayırttık. Oraya vardığımızda akşam olmuştu. Odamıza yerleştik, bahçeye çıkıp bir ağaç altında oturduk. Kahve içtik, ertesi günü planladık. Umutluyduk. Onca yorgunluğun ardından güzel bir uyku uyuduk.

IMG_1821

Uzun ve Güzel Bir Yoldan Kanada’ya Doğru

Sabahın ilk ışıkları ile uyandık. Otelimizde kahvaltı dahil olmadığı için hemen yola çıktık. Yol üzerindeki Holyoke kasabasında kahvaltı etmek için mola verdik. Cumartesi günü ve erken saat olduğu için çok fazla açık yer yoktu. Arabadan da fazla uzaklaşmamak için biraz dolaştıktan sonra McDonalds’tan kahvaltı almaya karar verdik. Holyoke’nin İspanyol kökenlilerin bolca olduğu bir kasaba olduğunu farkettik. Hatta kasadaki kadın bana ‘pappy pappy’ diye seslendi. Karnımızı doyurduktan sonra yolumuza devam ettik. Holyoke aşırı sakin ve tenhaydı, çok hoşumuza gitmedi.

Yol üzerindeki Amherst’ten geçerken bir mola verdik. Gözümüze ilişen bir semt pazarında biraz dolaştık, organik elma ve domates aldık. Hatta o kadar çok almışız ki, birkaç gün yedik o elmaları da bitiremedik. Greenfield kasabasından geçtik ve Route 5 üzerinden uzuuun bir yol katettik. Çok güzel ormanlık yollardan geçtik, değişik köyler kasabalar gördük.

IMG_2010

Connecticut River güzergahında, nehrin bir doğusunda bir batısında kuzeye doğru ilerledik. Massachusetts bitti, Vermont’a geçtik. Eyaletin başkenti Montpellier’de mola verdik.

IMG_1933

Ülkenin en küçük eyalet başkenti olan bu sevimli taşra kentinde geç bir saatte öğle yemeği molamızı verdik. Angelino’s adlı bir yerde pizza yedik.

IMG_1913_2

Pizzacının hemen karşısındaki marketten bir şeyler aldık ve yola devam ettik. Önce bir süre güzel ama yanlış bir yoldan gittikten sonra gerisin geriye döndük, kaybettiğimiz zamanı telafi edebilmek için otobana çıkarak hızlıca mesafe katettik.

IMG_1904

Göllerin bulunduğu bölgede otobandan ayrılarak tekrar şehirlerarası yola çıktık. Köprülerden, göllerin içinden kenarından, göl kenarlarındaki harika evleri izleyerek geçtik.

IMG_1987

Kanada sınırına 26 mil kalacak kadar kuzeye çıktık ve oradan tekrar New York eyaletine doğru güneye yöneldik.

IMG_1990

Akşam olmak üzereydi. Kanadaya çok yakın olduğumuz için sokak lamba direklerinde Amerikan bayraklarının yanında Kanada bayrakları da vardı.

IMG_1992

Çok geç olmadan Holiday Inn oteline vardık, odamıza yerleştik. O gece de yoğun geçen günün ardından temiz bir uyku çektik.

Ormanların Arasında Saklı Vadiler, Göller ve Son Dakikada Yakıt İkmali

O sabah erken uyandık ve kahvaltı öncesi otelin havuzuna indik. Biraz egzersizin ardından odaya döndük, hazırlandık. Kahvaltımızı da yaptıkdan sonra yola çıktık. Karayolundan güneye doğru Adirondack Dağları’nın içinden geçerek ilerlemeye başladık.

IMG_1884

Yol üzerinde eski bir köprüden geçerken aşağıdan bir dere aktığını farkettik. Hem biraz mola vermek hem de bakınmak için arabayı otoparka bıraktık. Bulunduğumuz yerin Ausable Chasm adında bir vadi ve Ausable nehri üzerine kurulu eski bir hidroelektrik santrali olduğunu gördük. Tesadüfen de olsa bu tip ufak bir turistik noktaya uğramış olduğumuza memnun kaldık. Parkın içinde trekking hatta nehirde kano yapma imkanı var. O gün için planladığımız yolumuz uzun olduğu için birkaç fotoğraf çekip dinlendikten sonra yola koyulduk.

IMG_2021

Haritadan takip etmeye çalıştığım kadarıyla Lake Placid yakınlarındaydık. O yöne giden sapağı gördüğümüzde dönmek için geç kalmıştık ama buralara bir daha ne zaman gelicez deyip geriye dönerek Lake Placid’e doğru yöneldik. Lake Placid adını aynı isimle çekilmiş 1999 yapımı korku filminden hatırlayabilirsiniz.

Önce yol üzerindeki ufak bir göle ulaştık ve gitmek istediğimiz yerin orası olduğunu düşünüp arabadan indik. Sonra anladık ki Lake Placid’e biraz daha varmış. İçine düştüğümüz yanılgıyı ölümsüzleştirmek için kenarında sırt sırta fotoğraf çektirdiğimiz o ufak göle Çakma Placid adını uygun gördük.

photo

Az biraz daha giderek popüler yaz tatili mekanı olan gerçek Placid Gölü’ne ve çevresindeki aynı adlı kasabaya ulaştık. Vardığımızda Lake Placid’in gelir seviyesi yüksek yazlıkçıların akın ettiği bir kasaba olduğunu gördük. Ayrıca daha önceden orada kış olimpiyatları düzenlendiğine dair emeralere rasladık. Tatil dönüşü araştırdığımızda 1932 ve 1980 Kış Olimpiyatlarının bu kasabada yapıldığını öğrendik. Arabayı bırakıp marinada biraz dolaştık. Gölün sular, gerçekten içinden bir canavar çıkabilecek kadar karanlıktı. Film belki de bir belgeseldi. ☺

IMG_2073

IMG_2077

Yolumuz uzun olduğu için fazla gecikmeden devam etmeye karar verdik. Uzun uzun dağlı yollardan ilerledik, çok güzel akan bir nehir kenarında durup fotoğraf çektirdik.

IMG_2103

IMG_2095

Adirondack Dağları bölgesinin ne kadar ormanlık ve tenha bir yer olduğunu anladık. Yol üzerinde ufak bir kasabada yine ufak bir kafede öğle yemeği için durduk, durmaz olaydık. Hizmetten hiç memnun kalmadık. İşletmeci kadın pek beceriksizdi, sade bir siparişi bile bir saatte getiremedi.

Yola tekrar koyulduğumuzda öğleden sonra olmuştu. Ormanların içinden geçe geçe güneye doğru ilerledik durduk. Bir yandan cep telefonu ile haritayı ve konumumuzu takip etmeye çalışıyor, bir yandan da yön ve yol tabelalarını okumaya çalışıyorduk. Tek şeritli yolda hız sınırı olan 45 mil hızla (70 km) gitmemize karşın bazı artiz sürücüler sanki çok yavaş gidiyormuşuz gibi tepki gösterdi.

Benzinimiz bitmeye yüz tutmuştu ama yakınlarda bir şehir yoktu. Güzel bahçeli evler, meralar, çayırlar vardı ama mola yeri yoktu.

DSC04056

Bu arada yakın göstergesinin lambası da yandı. Bir süre daha gittik ve sonunda bir benzin istasyonuna ulaştık. Yakıtımızı aldık ve yola devam ettik. Benzinin ucuzluğu bizi şaşırttı, bütün yolculuk boyunca yaptığımız benzin masrafı aynı yolu otobüsle ya da trenle gitsek ödeyeceğimiz bilet parasından daha azdı. Amerika’da araba ile yolculuk görüleceği üzere çok keyifli. :)

IMG_1875

Çok şiddetli yağmur başladı ama biz de hedefimize yaklaşmıştık. Sis yoğunlaştı, dağların tepelerini kapattı.

DSC04059

Schenectady’den geçerek Albany’ye vardık. Albany de o kadar çok trafik ışığı vardı ki bunaldık resmen. Otelimizi bulup yerleştik. Bize verilen ilk oda sigara içilmiş odaydı, değiştirilmesini talep ettik. İkinci oda her açıdan daha temizdi. Akşam yemeği alışverişi için yolun karşısındaki süpermarkete gittik. Marketin otoparkında aramızda sohet ederken konuştuklarımıza kulak kabartan bir adamın Türk olduğundan şüphelendik. Özel soslu tavuk kanatları ve içecek alarak geri döndük. Bir güzel yemeğimizi yedik, televizyon karşısında günün de yorgunluğu etkisinde uykuya dalarak günü sonlandırdık.

Sisli Yolların Ardındaki Kasvetli Yale

Albany’de konaklamamızın ardından günün ilk ışıklarıyla yola çıktık. Connecticut Nehri’nden güneye doğru ilerledik, New Baltimore’dan geçerek daha da güneye devam ettik. Catskill üzerinden Danbury ve sonunda New Haven’a ulaştık. Yolda yoğun yağış ve nem sonucu basan sisli bölgelerden ilerledik.

Amerika’nın gerek otobanları (highway), gerekse daha az kullanılan tali yolları (route) daha dün yapılmış gibi bakımlıydı. Sadece o yollarda gitmek bile bir kartpostalın içinden geçiyormuşuz hissini veriyordu. Ana teması bu yollarda geçen yolculuklar olan pek çok güzel filmin olması hiç de şaşırtıcı değil.

IMG_1839

Yol kenarlarındaki moteller ya da restoranların bazıları zincir şirketlere aitti, bazıları ise küçük aile işletmeleriydi. Motellerin herhangi birinde gayet güvenli bir şekilde makul fiyatlara konaklamak mümkün.

IMG_1850

New Haven’de durmamızın nedeni Yale Üniversitesi’ni görmekti. Hava kapalı ve yağmurluydu. Üniversite binaları da bir o kadar kasvetli gözüküyordu. Gotik tarzdaki üniversite binaları ortaçağ Avrupa’sından kalma gibiydi. Kampüs içerisinde bir kafede oturup çay içtik, dinlendik. Belli ki şehre en kötü mevsimde gelmiştik, fazla durmadan ayrıldık.

Yağmurlu ve karamsar havanın sonucu olarak o gün çok renkli vakit geçirme şansı bulamadık. Yol üzerinde tanık olduğumuz doğal güzellikler ve kasvetli Yale akıllarda kalan detaylar oldu. Akşam Branford’da ufak bir motelde konakladık. Marketten aldığımız tavukları mikrodalga da ısıtıp yedik.

Marconi’nin İzinde Okyanusa Ulaşmak

Bir önceki gün renksiz geçmişti ama Cape Cod’u keşfedeceğimiz bugünü iple çekiyorduk. Atlas Okyanusu’nu Amerika’nın doğu sahilinden görmek güzel olacaktı. Her zaman olduğu gibi fazla gecikmeden yola çıktık. 5 gün önce trenle aşmış olduğumuz New London limanından bu sefer arabayla köprü üzerinden geçtik. Yol üzerinde yeşili ve mavisi bol bir noktada keyifli bir mola verdik. Patikalardan nehir kıyısına kadar inip, temiz hava ve dinginliği içimize çektik.

DSC04119

Cape Cod adı verilen yarımadaya geldik. Kennedy Ailesi ve New England’ın zengin ailelerinin sayfiye yeri olmasıyla ünlü Hyannis kasabasına vardık. Burada bir alışveriş merkezinde öğle yemeği için mola verdik, chicken teriyaki yedik. Yolumuza devam ettik, hedefimiz Cape Cod yarımadasını -nedense- tamamen turlayarak geri dönmekti. Telgrafın mucidi Marconi’nin ilk sinyali yayınladığı yer olan Marconi Beach’te arabadan inip okyanusa kadar yürüdük. Akşam serinliği ve soğuk su nedeniyle denize girmedik, sadece ayaklarımızı soktuk. Sörf yapan birkaç kişi ve kumsalın tadını çıkaran martılar gördük.

DSC04144

Kumsalda romantik birkaç adımdan sonra yola devam ettik. O kadar gidip kumsala bir eser bırakmadan ayrılamazdık. Eminim kuma yazdıklarımız sonsuza kadar (!) orada kalacaktır.

DSC04147

O gün ayakkabılarımıza bulaşan kum birkaç gün bizimle kaldı.

Yolumuza devam edip yarımadanın en sonuna kadar gittik, Provincetown kasabasından geçerek geri döndük. Provincetown’da ortalamanın üzerinde bir eşcinsel varlığı hakimdi, gökkuşağı bayraklar donanmıştı. Sonradan öğrendik ki eşcinseller için çok tercih edilen bir tatil yöresiymiş.

DSC04174

Cape Codu tekrar aşarak konaklamak üzere Jonathan Edwards moteline ulaştık. Ufak ve şirin bu motelde günün yorgunluğunu attık. Otel sahipleri sağolsunlar, her sene aynı zamanlarda kampanyalarını bize eposta ile hala gönderiyorlar.

Yolun sonu, Boston Commons ve “Cheesecake Factory”

Amerikan yollarındaki serüvenimiz bitmek üzereydi. Motelimizden ayrılmadan önce bavullarımızı topladık. Arabayı teslime hazır hale getirdikten sonra motele yakın bir yerde kahve, sosis, pankek ve akçaağaç şurubu ile klasik bir Amerikan kahvaltısı yaptık. Kahvaltıya aç karnına kahve ile başlamıyor oluşumuz garson tarafından garip karşılandı nedense. Amerikalının kahveye olan düşkünlüğü, onsuz güne başlayamaması da bize yabancı geldi.

Boston yoluna düştük, saat 12 gibi araba kiralama merkezinde olmak istediğimiz için genelde otobandan gittik. Şehre varmadan bir Dunkin Donuts’ta molası verdik. Saat tam 12 civarı arabayı teslim ettik. Son bir hafta içinde New England’da 1100 mil (yaklaşık 2000 km) süren yolculuğumuzda şu güzergahı takip etmiştik:

yollarda_Fotor

Boston Commons da bir süre oturup otel ile rezervasyonu teyit etmeye calıştık. Sokaklarda bavullarla beklememek için erken check-in yapmayı umut ediyorduk. Birkaç telefon görüşmesinin ardından anlaştık. Otele geçmek için taksi çağırmak istedik ama çok kolay olmadı. Bir adres, kapı numarası vermeden taksi çağırılamadığını öğrendik. Her neyse, onu da bir şekilde halledip, otele yerleştik, dinlendik. Sonra dolaşmaya çıktık, Beacon Hill civarını gezdik.

DSC04187

Çok da matah bir bölge degilmiş, ama yine de gördük. Çok acıktık, yorulmaya da başladık. Nehir kenarına geçtik, sahilden yürüdük. Gün batımında nehir ve karşı yakası güzel gözüküyordu.

DSC04193

Prudential Mall altındaki Cheesecake Factory de 25 dk sıra bekleyip yemek yedik. Ortam çok güzeldi, yemek de süper lezzetliydi. Big Bang Theory’deki Penny’nin kulaklarını çınlattık. ☺ Lemon Raspberry cheesecake’imizi de paket olarak alıp otele donduk. Kek de inanılmaz lezzetliydi, bir lokmada yuttuk. Sabahın yorgunluğu, lezzetli ama ağır yemeğin etkisi ile birleşince gece dışarı çıkmayı göze alamadık. O gün de öylece bitti.

Charlie Card ile Über Üniversite Semtine Seyahat

Güzel bir gün olacağı heyecanı ile otelimizden ayrılırken resepsiyondaki bröşürleri inceledik. Üniversite civarına gitmeye karar verdik. Ama önce şehir merkezinde biraz dolaştık ve tarihi önemi olan noktalardan geçtik. Ve tabii ki bir bankacı olarak State Street’e uğramadan edemezdim, onu da aradan çıkardık.

DSC04200

Metro durağında hangi yöne nasıl gitmemiz gerektiğini anlamaya çalışırken bir adam bize yardımcı oldu. Montreal metrosunu övmesinden ve konuşmasının bir yerinde “Voila” demesinden dolayı Kanadalı olduğundan şüphelendik. Charlie kartını da içinde kalan birkaç dolar ile bize verdi, biraz daha para ekletip yola çıktık. Şahsi bir çıkarı olmadan kafası karışık iki turiste yardımcı olan bu adam Amerika umutlarımızı canlandırdı.

MIT yakınlarında metrodan çıkıp üniversite kitapçısında dolaştık. Kitap almamak için kendimizi zor tuttuk. Fotoğraflar çektik, binaların içinde gezdik. Yapılar modern, aydınlık ve ferahtı. Odalar, koridorlar, üniversitenin genel havası bize çok da yabancı olmayan, kendimizi rahat hissettiğimiz akademik ortamları hatırlattı. Beğendik kısacası.

photo (1)

Harvard Üniversitesi yönünde yürürken ilgi çekici dükkanlar gördük (mistik, organik mekanlar). Organik ürünlerin de satıldığı bir marketten sushi, ekmek ve nutella(!) aldık. Yakınlardaki ufak bir parkta yedik afiyetle. Üniversiteye ulaştık, eski, klasik, zengin, geleneksel havayı soluduk (peh peh peh).

Birinci sınıf öğrencilerine okulu tanıtan bir hoşgeldin konuşmasına tanık olduk. Çevrede biraz daha dolaştıktan sonra metro ile şehir merkezine döndük. Oradan da otelimize yürüdük. Kafamızda bir gün belki oralarda yaşamanın düşüncesi ile uykuya daldık.

Sağanak Altında Kahve Molası ve Derin Düşünceler

Boston ve dolayısıyla Amerika’daki son günümüzdü. Odamızın banyosunda sorun vardı, tamirciler geldi, gürültülü bir şekilde hallettiler. Sonra hazırlanıp çıktık. Kahvaltıdan sonra şehir turu yaptık, hava kapalıydı. Dışarıda çok takılmadan hava açılana kadar beklemek ve hediyelik birkaç şey almak üzere Prudential Mall a gittik. Büyük boy lezzetli pizza yedik. Hatta hepsini bitiremedik, kalan kısmını paket yaptırdık. Amerika’da kaldıkça Amerikalılar gibi porsiyonları büyütmeye başlamıştık, tehlikeyi gördük ve yürüyüşe çıktık.

Dolaşırken gök gürültüsünü takiben birden yaşmur boşaldı. Bir anda bastıran yağıştan kaçmak üzere hemen oradaki bir Starbucks’ta aldık soluğu. Bir süre caramel machiato eşliğinde dinlendik. Yağmur dindi, hava sakinledi. Starbucks’tan ayrılıp Newbury Street üzerinde dolaşmaya çıktık. Eğer bir gün Boston’da yaşamak durumunda olursak şehrin bu bölgesi bize iyi bir seçenek gibi gözüktü. Bir çok değişik ürünlerin satıldığı bir mağazaya girdik. Güzel şeyler olmasına rağmen almadık pek bir şey. Zaten New York’ta bolca alışveriş yapmıştık.

DSC04222

Akşam olmak üzereydi. Otele doğru yöneldik. Yarı yolda Boston Commons’ta oturup derin derin, uzun uzun sohbet ettik. Geleceğimiz nerede nasıl şekillenecek bilmiyorduk. Amerika sabit bir yerin olmadan, bir turist olarak belli bir noktaya kadar çekiciydi ama bizim asıl aradığımız bir yuva, evimiz diyebileceğimiz bir yerdi. O yer Amerika’da da olabilirdi, başka yerde de. Ama nerede nasıl olursa olsun birlikte olacaktık ve dolayısıyla mutlu olacaktık.

Hava kararırken döndük odamıza. Sonra da tekrar çıkmadık otelden, dinlendik. Bavullarımızı hazır ettik. Ertesi gün Manchester’a yolculuk vardı.