Tokyo Günlükleri

1. Gün:
Boğazımdaki ağrı fazlalaşmaya başlamış, sesim ise iyice kısılmıştı. Acaba bende de polen alerjisi mi var diye düşünmeden edemedim, belki de maske ile dolaşırsam durumum daha fazla kötüleşmezdi. Neyse, Tokyo’ya yolculuk vakti geldi, bavullarımızı kapatıp otelden çıkış yaptık. Starbucktan süt alıp kahvaltılık hamurişlerimizle Kyoto istasyonunda içtik. Kyoto istasyonu çok büyük, pek çok kattan oluşan, şehiriçi ve şehirlerarası yolcu taşıyan pek çok trenin durup kalktığı bir yer. Yurdu demirağlarla örmek bu olsa gerek demeden geçemiyorum. Shinkansen peronuna geçtik, yolda yemek için birer bento kapıp trenimize bindik.
IMG_2691

Tren kalkış saatinden 3 dk önce gelip peronda durdu, yolcular bindi ve tam saatinde sessiz sedasız yola koyuldu. Bizdeki havaalanı ve sehirlerarası terminallerdeki onlarca kez yapılan anonslara benzer bir durum söz konusu değildi. Attığım her adımda, saat gibi işleyen bu ülkeye hayranlığım artıyordu. Shinkansen de yolculuk çok güzelmiş. Tren tekerler üzerinde değil de manyetik bir sistemle hareket ettiği için hiç sarsmıyor.

Yol üzerindeki sevimli kasabaları, minimal yapıdaki evleri, fabrikaları, dağları ve dereleri izlerken sohbet ettik, kah uyukladık kah yemek yedik. Bundan sonraki Japonya planımız Shinkansenle ülkenin görmediğimiz bölgelerini gezmek olabilir, zira çok keyifli.

Tokyo’ya ulaştığımızda Ueno üzerinden Asakusa’daki otelimize geçtik. Duş alıp dinlendik. Fotoğraf makinemizin hafızası dolu olduğu için acil ihtiyaçtan Akihabara’daki bir elektronik mağazasına gittik. Akihabara eğer elektronik meraklısıysanız günlerce takılabileceğiniz türden bir cennet. Biz plan yaparken, vakit kaybetmemek icin buraya uğramama konusunda söz vermiştik birbirimize ama mecburi durumdan ilk günden kendimizi bu elektronik cennetinde buluverdik. Hafıza kartımızı aldık, kamera alma fikrimiz olduğundan pek çok broşür toplayıp Asakusa’ya dondük. Hava yağmurluydu.

Asakusa eski, geleneksel ve turistik bir Japon semti. Biz bu yönden Asakusa’yı biraz Sultanahmet’e benzettik. Daracık sokaklarında, çok çeşitli lezzetler tadabileceğiniz restoran ve kafeler var. Hemen bunlardan birisine girip karidesli ramen siparişi verdik. Sıcacık bol kepçe ramenimiz geldi, çok fazlaymış falan filan derken tencere hacmindeki tasın dibini gördük. Bugüne kadar içtiğimiz en lezzetli ramen boğazımı adeta tedavi etti, sesim düzelmişti.
DSC_0017
Çıkışta caddelerde biraz yürüdük, eski fakat hala işletilen bir lunaparkın (Hanayashiki) yanından geçip, Tokyo’nun en önemli budist tapınağı Sensuji’yi gördük. Bahçesinde dolandık, güzel bir kaç kare aldık.
DSC_0035

DSC_0043

DSC_0058
Hava iyiden iyiye serinlemişti. Burada zincir marketler zinciri olduğunu anladığımız Don Quijote’a girdik. Atıştırmalık olarak Japon çileği, salatalığı, yeşil çayı ile benim için de muz ve pastil aldık. Otele döndük, kimonolarımızı giyip, yeşil çaylarımızı yudumlarken, televizyon kanallarındaki animelere takıldık. Bir Japon belgeselcinin Bhutan’daki maceralarını izlerken uyuyakalmışız.

2. Gün
Uyandığımızda hava karanlıktı, bugün de yağmurlu olacak dedik ama keyfimizi bozmadık, yola koyulduk. Akihabara üstü high street Tokyo’yu görmek icin Ginza’ya gittik. Metro istasyonları eski olsa bile temiz, bir hattan bir hatta geçerken bolca yürümeniz gerekebiliyor, o yüzden rahat ayakkabı ve mevsimine uygun rahat kıyafet giymeniz şiddetle tavsiye edilir. Tahmin ettiğimiz gibi ünlü Tokyo metrosu çok kalabalık. Jilet gibi takım elbiseli, kravatlı, is çantalı pırıl pırıl genci yaşlısı çalışan kesim ve üniformalı öğrenciler ise gitmek için yollardalar. Metroda herkes sıraya giriyor, inenlere saygılı bir şekilde bekleyip, sırayla metroya biniyor. Metroda bir bölüm yaşlı ve engelliler için ayrılmış, boş da olsa oturan olmuyor. Akihabara da inince çok acıktığımızdan ilk Starbucksa girdik. “Chai tea latte” ile ilk tanışmamız ve tiryakisi olmamız burada başladı. Tadı ıhlamurlu, tarçınlı süt gibi olduğundan benim için uygun bir seçim oldu. Cam kenarında kahvaltı ederken caddede yağmurda hızlı hızlı bir yerlere koşturan insanları izleyerek zamanın ne kadar da göreceli bir kavram olduğu üzerine konuştuk. Çıkışta iyice sakinleyen yağmur eşliğinde Ginza da pek çok dünya markasının ve ünlü modacıların mağazalarının bulunduğu geniş ve uzun caddelerden geçtik. Tahmin edeceğiniz gibi burası da çok kalabalık. Ginza’da dolaşmak bize Singapur’un Orchard ya da Londra’nın Oxford caddesinde yürüyoruz hissi verdi. Alışveriş yapmak gibi bir amacımız olmadığından bir kaç fotoğraf çekerek, daha çekici bir istikamete doğru hareket ettik. Yol üzerinde bilgimizde olmadığı halde köpekbalığı eti (!) satan lüks bir restoran gördük, tabii ki girip oturmadık. Yürüyerek Hamarukyi Bahçelerine geldik. Burası yemyeşil, içinde bir göletin, asırlık pek çok ağacın ve farklı bitkilerin bulunduğu bir çeşit Japon bahçesi.
DSC_0072
Yağmur hızlandığı icin parkta gezintimizi kısa kesip parkın en güzel yerinde yer alan çay evine vardık. Burada ayakkabılar çıkarılıp, herkes gibi yerde oturuluyor. Bizi nazikçe selamlayan calışan bayan bize çay seremonisinin inceliklerini anlatan broşürü verip siparişimizi aldı. Seremoniye uygun olarak çayımızı yudumlarken yağmurun sesiyle manzarayı izledik. Karsı tarafımızda oturan zarif yaşlı Japon bayanlarla göz göze gelip gülümsedik. Bize de yedikleri kurabiyelerden ikram ettiler ve selamlayarak çay evinden ayrıldılar. Özen, incelik ve zarafet her şeyi ne kadar da güzelleştiriyor, imreniyoruz. Her şey çok güzel fakat bacaklarımızın üzerinde oturmaya alışık olmadığımızdan az biraz daha oturduktan sonra çay evinden memnun bir şekilde ayrıldık.
DSC_0087

DSC_0090

DSC_0089
Parktan çıkıp, şehirde biraz dolaşarak üzerimizi değiştirmek için otelimize döndük. Biraz dinlendikten sonra çıktık. Yağmurun halen dinmemiş olmasından dolayı zamanımızı yakındaki Akihabara’da kamera alışverişi için kullanmak istedik. Akihabara’ya vardıktan sonra ilk işimiz elektronik mağazası altındaki Sushi Zanmai de sushi ziyafeti çekmek oldu. Bu tam istediğimiz bir deneyim oldu, sushi ustası gözümüzün önünde sushileri hazırlayıp tabağımıza koydu; biz de aç kedi gibi leziz sushi ve sashimileri anında yuttuk. Tek kelimeyle enfesti.

Oradan mest olmus bir şekilde ayrılarak kamera almak isteğiyle mağazalara gittik. Fiyatlar öyle abartıldığı gibi çok ucuz değildi, zaten beğendiğimiz kamera da yalnızca Japonca menü içerdiğinden satın almadık. Gelmişken benim artan öksürüğümün polen alerjisi kaynaklı olduğunu düsündüğümüz icin maske aldık. Dönüşte Asakusa’daki Quijote’tan aburcuburlarımızı ve kahvaltılıklarımızı alarak otelimize geçtik.

3. Gün
Bugün hava güneşli, pırıl pırıl. Otelde kahvaltımızı yaptıktan sonra doğru Shinjuku’ya gittik. Yolda gördüğümüz insanların halleri, konuşmaları, zerafeti bize hep Barış Manço’nun yıllar önce programlarında tanıttığı Japonya’yı hatırlatıyordu. Bu nedenle o gün Barış Manço tişörtümü giymek istemiştim.

Shinjuku çok renkli sokakları olan; eğlence/yemek/alışveriş için pek çok imkan sunduğu gibi, ünlü Japon firmalarının ve finans merkezinin de bulunduğu bir merkez. Önce uzun uzun şaşırarak rengarenk sokaklarında gezdik.
DSC_0106

DSC_0129
Dükkanların çoğunun camlarının çok süslü, renkli ve hatta çocuk kahramanlarının resimleri olmasından ne dükkani olduğunu pek kestiremedik.

DSC_0153_Fotor_Collage

İstediğimiz gibi farklı bir Japon restoranı bulamadığımız için bir İtalyan restoranında yedik. Nasılsa akşamına güzel bir yemek deneyimi planımız vardı. Guyen Park’a gectik, kiraz ağaçları çiçek açmış, her yer çok güzel olmuştu. İnsanlar piknik yapmaya, fotoğraf çekmeye gelmişler, baharın enerjisini hissetmemek imkansızdı. Çok güzel fotoğraflar çektik, polenden korunmak icin maske ile dolaştık.
DSC_0261

DSC_0284
Parkın arka kapısından çıkıp Seattle Best Coffee’de kahve içip kablosuz internetini kullanarak yer, yön, plan kontrolü yaptık. Özer ve Magda ile mesajlaştık, o akşam onlar da bize katılacaklarını bildirdiler. Çıkışta Tocho Tower’a yürüdük; yol boyu mimarisiyle ilgi çeken binalar gördük, bol bol fotoğraf aldık.
DSC_0165

DSC_0368
Tocho Tower’da güneşi batırdık. Tokyo manzarası izledik, Mount Fuji’yi uzaktan da olsa başı dumanlı bir şekilde gördük. Sehir uçsuz bucaksızdı, ufuk çizgisine kadar her yer yerleşimdi.
DSC_0387

DSC_0390

DSC_0397
Kulenin altında Özerlerle buluşup “yakitori street”e keşfe gittik. Burada daracık sokağın iki yakasında boylu boyunca sıralı, küçük küçük salaş 4-8 müşteriyi alabilecek kapasitede yakitori (bizim bildigimiz şiş kebap) ve geleneksel Japon yemekleri ve içki servisi yapan dükkanlar var. Uzunca bir süre yer bekledikten sonra sonunda gözümüze kestirdiğimiz bir yere oturduk.
DSC_0470

DSC_0479

IMG_0086

IMG_0088_Fotor_Collage

IMG_0089

Lokum gibi yakitorileri yuttuk, hepsi çok güzeldi fakat bizim favorimiz ciğer şiş oldu. Çıktığımızda hava serinlemişti, gece fotoğrafları çekerek ünlü robot dance’i izlemekten vazgeçip, Lost in Translation filminin de bazı sahnelerinin geçtiği Park Hyatt otelinin çatı barına gittik. Manzara muhteşemdi, uçsuz bucaksız Tokyo manzarası eşliğinde kokteyllerimizi ictik, jazz dinledik.
DSC_0552

DSC_0555
Çıktığımızda saat geç olmus, hava çok soğumuştu. Taksiyle otelimize döndük, Tokyo’da taksi çok pahalıymıs anladık ☺ Güzel sıcak birer duş alıp üzerimize sinen yakitori dumanından kurtulduk.

4. Gün
Bütün gün hamurişi yemeye sabahtan başladık. Japonya’da bu kadar ceşitli ve lezzetli hamurişi yapıldığını gelmeden bilmiyorduk. Ekmek yokmuş, hep pirinç yiyorlarmış durumu Japonya icin söylenmemeli, adamlar alternatifini de sunuyorlar hem de mis gibi içinize sinecek türden.

DSC_0560

Enerjimizi aldıktan sonra istikamet Ropongi Hills bölgesi oldu. Ropongi Hills, Tokyo’nun güzel, seçkin semtlerinden birisi. Burada çok çeşitli butikler, pastaneler, kitapçılar, hobi dükkanları vs bulmak mümkün.

DSC_0617

DSC_0621

İlk durağımız Aoyama mezarlığı. Burada çok güzel fotoğraflar çekilebileceğini önceden biliyordum. Mezarlıkta Budist, Hristiyan ve Müslüman mezarlıkları farklı bölümlerde. Mezarlık temiz, huzur verici sakin bir yerdi. Fotoğraflar çektik, gerçekten fotoğraf meraklıları icin önerebileceğimiz bir yer Aoyama mezarlığı. Amerikalı olduklarını konuşmalarına dayanarak düsündüğümüz yabancı bir grubun mezarlıkta şarap içerek piknik yapıyor olması bizi biraz şaşırttı. Belki de henüz bilmediğimiz böyle de bir gelenek vardır diyerek yolumuza devam ettik.

DSC_0576

DSC_0595

Çıkışta uzun bir yürüyüşün ardından kahve molasi verdik, interneti kullanarak rotamızı kontrol ettik. “Otaku”larıyla ünlü Shibuya bölgesine geldik. “Otaku” bilgisayar gibi bir ilgi alanı veya hobiye takıntılı bu sebepten de sosyallikten uzak olan kişi anlamında kullanılan Japonca bir kelime. Tam Türkçe karşılığını bilmiyoruz ama Ingilizce karşılığı “nerd” oluyor. Lolita gibi giyinmiş kızlardan, animelere, çizgi film kahramanlarına, moda ikonu, popstar, vücut güzeli ve daha nicesi gibi giyinmiş, makyaj yapmış, aklınıza gelebilecek envai ceşitte renkli insan seliyle yıkanan bir dünyaya adım attık.

DSC_0627

DSC_0640

DSC_0662

DSC_0665

NYC solda sıfır kalabilir bu renklilik karşısında. Bazı kafe ve restorantların hatta mağazaların önlerinde sonu görünmeyen kuyruklar vardı. Hobide yol almak takıntılı olmak hatta tüm hayatını onun üzerine kurmak gibi farklı bir yol çizmeye kadar gidebiliyormuş. Okuduğumuz bazı kaynaklardan öğrendiğimize göre, bazi Japon gençlerinin, bilgisayar oyunlarına, hobilerine bağımlı bir sekilde, sadece part time işlerden para kazanarak hayatını idame ettirdikleri asosyal yaşamları ciddi bir problem teşkil ediyormuş. Toplum için tercih edilebilir bir durum değil ama yine de kimseye zararı yoksa bir noktada kabul edilebilir de aslında… Otakuların popüler buluşma yeri olan köprünün (“Cosplay Bridge”) üzerine vardığımızda çaktırmadan onlarla bir kaç kare yakalamayı başardık.
DSC_0644

DSC_0650

DSC_0655

Cadde üzerinde biraz alışveriş yaptık; yemek ve kahve molası verdik. Shibuya meydanının hareketli halinin videosunu ve fotoğraflarını çektik. Asakusa’ya metro ile döndük.

DSC_0690

DSC_0701

DSC_0781

DSC_0788

5. Gün
Bugün Tokyoda 5. ve son tam günümüz. Görmek istediğimiz, tecrübe etmek istediğimiz pek çok seyi yapmış olmamıza rağmen, Tokyo da bir yıl da kalsak her gün yeni bir deneyim yaşardık gibi geliyor. Bizimkisi sadece bir tadımlık oldu. Ama söyleyebilirim ki Tokyo ilk fırsatta tekrar gelmek istediğimiz şehirlerin başında geliyor. Güne güzel bir kahvaltı ile başladık. Bu kadar gelip Dünya’daki ezanın ilk okunduğu Türk Camii’ni görmeden dönmek istemedik. Yolumuz biraz uzun oldu ama internet sitesindeki tarife uygun hareket edince kolaylıkla bulduk. Camii Osmanlı tarzında, avlusu mermer, tabanları halı kaplıydı ve içi de geleneksel şekilde düzenlenmiş, avizelerle aydınlatılmıştı.

DSC_0799

DSC_0806

1920li yıllarda Japonya’ya göç eden Kazan Türklerinin isteği üzerine 1938’de yapılan ilk Türk okulu ve camii 1986’da yıkılmış. Yerine 1997’de bugünkü Tokyo Camiisi, yine Türk Hükümeti tarafından yaptırılmış. Camiinin çıkışında bir de Türk derneği mevcut. Biz birkaç fotoğraf çekip camiiden ayrıldık. Shibuya’da son bir kez daha dolaşıp fotoğraflar çektik, yemeğimizi yedik.

Günün son durağı ünlü bilim ve teknoloji adası Odaiba oldu. Bu adada Toyota ve Sega gibi şirketlerin ve üniversitelerin teknoloji laboratuvarları bulunuyormuş. Odaiba adasına farklı bir raylı sistem ile ulaşılabiliyor. Bu hatta çalışan vagon bilgisayar komutuyla hareket ediyor, içinde surucusu olmadığından ön koltuklardaysanız manzaranın keyfini çıkararak adaya ulaşıyorsunuz.

Yol çok keyifliydi. Adaya vardığımızda hava henüz kararmamıştı. Adada sahil şeridinde yürüme imkanı sağlayan yollar, park ve alışveriş merkezleri mevcut. Adanin en önemli sembolleri ise Rainbow Bridge ve çakma Özgürlük Heykeli.

DSC_0824

Parkta biraz dolaştıktan sonra, havanın rüzgarlı olması sebebiyle kendimizi alışveriş merkezine attık. Biraz dolandıktan sonra uzun bir kahve molası vererek güzel fotoğraflar yakalayabilmek için havanın kararmasını bekledik. Hava kararıp dışarı çıktığımızda şiddetli rüzgar vardı. Aldırmayarak fotoğraflarımızı çekip Asakusa’ya dönmek icin yola koyulduk.
DSC_0844

DSC_0852

Asakusa’da ilk akşam gittiğimiz restoranda sevdiğimiz karidesli ramenden içip, otele döndük. Sabah erkenden Tokyo-Osaka-Manila-Singapur hattında uzun bir eve dönüş yolculuğumuz olacağı için enerji toplamamız şarttı. Sıcağından güzel birer duş sonrası, bavulları toplayarak uyuduk.

6. Gün – Eve Dönüş
Sabah çok erken kalkabilseydik dünyanın en büyük balıkçı pazarına gidip sabah mezatını görme şansımız olacaktı ama uyku tatlı geldi. Metro ile Tokyo’nun ana tren istasyonuna, oradan da Osaka üzerinden aktarmalı olarak Osaka Havalimanı’na hızlı trenle gittik. Yolda bütün heybetiyle arz-ı endam eden Fuji Dağı’nı uzaktan da olsa gördük. Bir bakıma Japonya’ya ilk seyahatimizi muhteşem bir kare ile sonlandırdık.

DSC_0862